İnternetin en çok kullanılan para kazanma yöntemi

   
  gizliilimlerim
  Uzaylı Zülkarneyn Hakkında Bazı Düşünceler (1.Bölüm)
 

Zülkarneyn: Kuran'da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan, İskender Türe

Uzaylı Zülkarneyn Hakkında Bazı Düşünceler

Araş. Gör. Mustafa Öztürk

O.M.Ü. Sosyal Bilimler Enst.

1. Bölüm /
2. Bölüm

"Zülkarneyn: Kuran'da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan" Adlı Kitabın Düşündürdükleri

Hz. Musa'ya bir gün şöyle denildi: Ey Musa! Ahmed'in [s.a.v.] kitabı semâvî kitaplar arasında adeta içinde süt bulunan bir kaba benzer. Her ne zaman çalkalansa yağı çıkar.*

Geçtiğimiz günlerde “Zülkarneyn: Kur'an'da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan” adlı ilginç bir kitapla tanıştık. Belli aralıklarla medyanın da gündemine giren ve yine medyanın himmetiyle geçen birkaç ay içinde üçüncü baskısını yapan ilâhiyatçı İskender Türe'nin bu kitabını alıp okuduğumuzda, İslâm tefsir geleneğindeki mevcut yöntemlere “bilim-kurgusal tefsir” yönteminin de eklenmiş olduğunu gördük.

Esasen, klasik rivayet tefsirleri incelendiğinde, her ne kadar bilimsel yoğunlukları düşük olsa da, özellikle Zülkarneyn, Musa-Bilge Kul (Hızır ?) ve Ashâb-ı Kehf ile ilgili müphem Kur'an pasajlarına dair ileri sürülen görüş ve yorumların da, ait oldukları döneme özgü aklın verileri çerçevesinde isrâiliyyât tezgahında şekillendirilen birer kurgusal yorum olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, Türe'nin tefsir yönteminin tamamen orijinal bir yöntem olduğunu iddia etmenin, geçmişe yönelik bir haksızlık olacağı aşikardır. Bu nedenle, mezkur şahsın Zülkarneyn eksenli tefsir çalışmasını, kadîm isrâiliyyâtın milenyum versiyonu şeklinde nitelemenin daha hakşinas bir niteleme olacağı kanaatindeyiz.

Kur'an kıssalarıyla ilgili olarak, geçmiş dönemlerde kaleme alınan tefsirlerde özellikle Ka‘bu'l-Ahbâr, Abdullah b. Selâm, Vehb b. Münebbih ve benzeri bazı Yahudi ve Hıristiyan mühtedilerine nispet edilen abartılı rivayetler, genellikle isrâiliyyât kategorisine dahil edilmek suretiyle itibardan düşürülmektedir. Ancak her nedense Türe'nin Zülkarneyn'le ilgili bu çalışması, takip edebildiğimiz kadarıyla henüz böyle bir itibar kaybına uğramamış ya da en azından yadsınmamış gözükmektedir. Bu “yadsınmama”nın ardında, kitaptaki kurguların bilimsel verilerle desteklenmesinden çok, konuya ilgi duyan kesimler tarafından terennüm edilen, “Klasik tefsirlerdeki bilgiler çerçevesinde Zülkarneyn'le ilgili pasajdan zaten bir şey anlamıyorduk; dolayısıyla ne olsa gider” şeklinde bir zımnî kabulün ya da “Vallahi bunu hiç düşünmemiştik” sözünde ifadesini bulan bir hayretin yahut da “Bekle gör” tarzında bir stratejinin varlığından söz etmek mümkündür.

1. Zülkarneyn Anlatısının Kur'an ve Türe Versiyonu

Kur'an'da bahsi geçen Zülkarneyn, vahiy tarihinin Mekke döneminde inen ve nüzul sıralamasına göre düzenlenen Hz. Osman'ın mushafında 69.; İbn Abbas'ın mushafında 66., Ca'fer es-Sâdık'ın mushafında 68.;[1] mevcut Kur'an tertibinde ise 18. sırada yer alan Kehf suresinin 83-98. ayetlerinde meâlen şöyle anlatılmaktadır:

Sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar: De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım (83). Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık; ona [muhtaç olduğu] her şey için bir sebep [bir vasıta ve yol] verdik. (84) O da bir yol tutup gitti. (85). Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin dedik. (86) O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.” (87) İman edip de iyi davranan kimseye gelince; onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz (88) Sonra yine bir yol tuttu (89) Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.(90) İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık. (91) Sonra yine bir yol tuttu. (92) Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. (93) Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana vergi verelim mi? (94) Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.” (95) “Bana demirden kütleler getirin” Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): “Üfleyin (körükleyin)!” dedi. Artık onu kor haline sokunca: “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi. (96) Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler. (97) Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi. (98)[2]

Kuran'ın Zülkarneyn hakkında anlattıkları bundan ibarettir.

Kur'ânî Anlatının İskender Türe Versiyonu

Zülkarneyn'e sebep yani kendisini binlerce ışık yılı uzağa götürecek bir uzay aracı verildi.

Zülkarneyn ilk seyahatinde Solar Apeks'e gitti.

Burada bulunan güneşin [bizim güneş değil] bir karadeliğe batmak üzere olduğunu gördü.

Bu güneşin bir gezegeninde akıllı canlılar yaşıyordu ve tabiatıyla güneşi ile birlikte gezegen de o karadeliğe doğru kayıyordu.

Tam bu sırada Allah, Zülkarneyn'e, belki on belki elli senelik bir zaman dilimi içerisinde karadeliğe gömülecek bu gezegen sakinlerinden dilediğini kurtarabileceğini bildirdi.

Bu ilâhî bildiri gereğince Zülkarneyn de onları uyardı ve inananları o gezegenden götürerek kurtaracağını, inanmayarak o gezegende kalanları ise karadeliğin dehşetli azabının beklediğini söyledi.

Zülkarneyn ikinci seyahatini Solar Antapeks'e yaptı.

Burada iki güneşli bir gezegenle karşılaştı ve iki güneşten de ışık almasından ötürü bu gezegende gece olmadığını gördü.

Üçüncü seyahatinde ise, iki nebula=iki bulutsu arasındaki iki gezegenden birine gitti; oradakiler kendisine, diğer gezegende bulunan Ye'cûc-Me'cûc denen yaratıklardan şikayette bulundu.

Madur gezegen sakinleri, Zülkarneyn'den ücret karşılığı koruyucu bir set yapmasını talep etti; ancak Zülkarneyn onların vereceği ücretin Allah'ın kendisini içine yerleştirdiği vasıtanın [uzay gemisi] yanında hiçbir değer taşımadığını belirtti.

Daha sonra onlardan demir bloklar getirmelerini istedi ve bu blokları kızıl dereceye gelene kadar kızdırdıktan sonra getirttiği katranı üzerine döktü.

Zülkarneyn, kızıl derecedeki demiri katalizör olarak kullandı ve bununla o gezegendeki atmosferden daha hafif yanıcı gazlar üretti.

Bu gazlar da o gezegenin atmosferinden çıkarak çekim gücü daha fazla olan Ye'cûc-Me'cûc gezegeninin etrafında bir katman oluşturdu. Böylece Ye'cûc-Me'cûc, gezegenlerinin yanıcı gazlarla çevrelenmiş olan atmosferlerinden dışarı çıkamadı.

Kur'an'da açıkça “Biz ona yeryüzünde imkan verdik/iktidar ve güç sahibi kıldık” denmesine rağmen, Türe'nin, ‘sebeb'in içine yerleştirip ısrarla uzaya göndermeye çalıştığı Zülkarneyn kurgusunda, çok ciddi hatalar göze çarpmaktadır. Kitaptaki çok yönlü hatalar zinciri, daha ilk cümleden başlamakta ve teselsülen devam edip gitmektedir.

2. “Uzaylı Zülkarneyn”deki Kurgu Hataları:

a. Kuran'ın Ne Kitabı Olduğu Sorunu:

Türe kitabına artık duymaktan sıkıldığımız şu sözlerle başlamaktadır:

"Şüphesiz Kur'ân bir bilim kitabı değildir. Efsâneler kitabı ise hiç değil! O, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinâtın özünü ve kâinât içindeki yerini kavramasını sağlamak gâyesini güden Allah kelamıdır."[3]

Ancak Türe, bu cümlelerinin hemen ardından ‘bilim'in yerine ‘ilim' kelimesini koyarak sözlerine şöyle devam etmektedir:

Hiçbir kitapta Kur'ân'da olduğu kadar ilme önem verilmemiş, hiçbir kitapta insana bu kadar çok düşünmesi emredilmemiştir. (Türe, s. 15)

Buna göre, Kur'an bir bilim kitabı değil; ancak hiçbir kitapla kıyaslanamayacak kadar da ilim/bilim içeren bir kitaptır. Bu iki önermeden nasıl bir sonuç çıkarılması gerektiğini okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

Diğer taraftan, müellifin “[Kur'an] efsaneler kitabı hiç değil” ifadesinde de yine bir bilimsellik kokusu sezinlenmektedir. Öyle ya Kur'an efsane içermemekte, dolayısıyla efsânevî tarzda anlatılan hadiseler, aslında birer bilimsel gerçeğe atıfta bulunmaktadır. Şu halde yapılması gereken iş, öncelikle bu bilimsel gerçeklerin keşfedilmesidir. Zülkarneyn'le ilgili anlatılanlar da birer bilimsel gerçeğin ifadesi olduğuna göre, bu durumda Zülkarneyn'le ilgili bilimsel gerçeklerin de ortaya konması zorunlu bir keyfiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türe'nin bu mantıksal kurgusunu bir yana bırakıp, ilâhî hitaba geniş bir perspektiften baktığımızda, Kuran'ın, kendisinde bilimsel merak sezilen sorulara cevap verirken, tabiatın anlaşılması konusunda insana yardımcı olmaya yanaşmaktan ziyade, iletmek istediği mesaj ve pratik faydayı ön plana çıkarmayı tercih ettiğini görürüz. Sözgelimi, Hz. Peygamber'e ayın neden şekil değiştirdiği sorulduğunda, Kuran'ın cevabı; “Onlar, insanlar ve Hacc vakitleri için zaman ölçüsüdür”[4] şeklinde olmuş ve pratik faydanın gözetildiği bu cevapta, soruda sezilen bilimsel meraka hiç iltifat edilmemiştir.[5] Bu itibarla, her şeyden önce ahlâkî-dinî bir vahiy olan Kuran'ın, nesneler dünyasına ait gerçek varlıklara yer vermesinin, sadece örnekleme, açıklama, tarihselleştirme ve bir dini-ahlâkî ilkenin yerine getirilmesi amacına matuf olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.[6] Kuran'ın, insanın tabiatla ilgili tecessüslerini giderme noktasındaki bu isteksiz tavrını, onun bilime bakışındaki negatifliğin göstergesi kabul etmek, şüphesiz büyük haksızlık olur. Benzer bir haksızlık da, Kuran'ın bilime ne kadar olumlu baktığını gösterebilmek için, onun ilk emrinin ‘oku!...' olduğunu söylemek, düşünmeyi emreden ayetlerin dökümünü vermek veya Kuran'daki ilm kökenli kelimelerin sayımını yapmak[7] yahut da Arapça'da ‘ip' manâsına gelmesinden hareketle ‘sebeb' kelimesinin mahiyeti bilinemez bir uzay aracına işaret ettiğini savunmak olsa gerektir.

b. Kitaptaki Düşünceler “Tespit” mi “Kurgu” mu?

Türe, bu soruyu kitabının sonuç bölümünde şöyle cevaplıyor:

Zülkarneyn'in seyahatlerine bakışımızın temelini teşkil eden bu iki husus [Kur'an'da ona ‘sebeb' verildiği ve bu ‘sebeb'in göğe yolculuk yapma vasıtası olduğu hususu], kanaatimizce itiraza mahal bırakmayacak tespitlerdir. “Tespitlerdir” diyoruz; çünkü bu iki husus, Kur'ân, lügât ve nakil kaynaklı olup, yorumlarla varılan nazarî fikirler değildir. (s. 259-60)

Ne var ki Türe, kitabına temel teşkil eden iki hususun birer tespit olduğu şeklindeki görüşünü, beş sayfa sonra değiştirmekte ve bu defa da şöyle demektedir:

Zülkarneyn'in göklere seyahat ettiği temel fikrinden hareketle, ayetler üzerinde yaptığımız yorumlar, nazarî fikirler olup, kesinlik arz etmemektedir. Ancak, meseleleri âfâkî düşünceler çerçevesinde ele almadan, Kurân'ı Kur'ân ile anlamaya gayret ederek, lügât yardımı ile sonuca gitmeye çalıştığımızı da ilave etmeden geçemeyeceğiz. (s. 265)

c. Yöntemsel Tutarsızlık

Kurgu hatalarının yanı sıra kitapta takip edilen yöntemde de bazı ciddi tutarsızlıklar dikkati çekmektedir. Şöyle ki, Türe, kitabın temelini oluşturan söz konusu iki hususun, Kur'ân, lügat ve nakil kaynaklı birer tespit olduğunu ifade etmektedir. Kuşkusuz bu da, tespitlerine mesnet teşkil eden tüm argümanların bu üç referansa dayandığı anlamına gelmektedir. Ancak o, kitabın ikinci bölümünde yer alan “Rivayetlerin değerlendirilmesi” alt başlığında şunu söylemektedir:

"Ancak bizim buradaki amacımız, Zülkarneyn hakkındaki rivayetlerin sıhhati konusunu bir sonuca bağlamak değildir! Bu sebeple -âyetlerin kendi görüşümüz doğrultusunda anlaşılmasında delil olarak da kullanmayacağımız- söz konusu rivayetleri, muhteva bakımından genel olarak değerlendirmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz." (s. 50)

Yukarıda nakilleri bir referans kaynağı olarak kabul eden Türe, burada “ayetlerin kendi görüşü doğrultusunda anlaşılması hususunda” delil olarak kullanmayacağını söylemektedir. Ancak kitap dikkatli bir şekilde baştan sona kadar okunduğunda, ayetlerin kendi görüşleri doğrultusunda anlaşılmasına katkı sağlayan rivayetlerin, dolaylı da olsa birer delil addedildiği; kurguya ters düşen sair rivayetlere ise itibar edilmediği görülmektedir. Sözgelimi, Zülkarneyn'in önce Kur'an kaynaklı, (s. 18) daha sonra da hem Kur'an hem Tevrat kaynaklı bir şahsiyet olduğunu (s. 115) söyleyen Türe, onun kimliğini tespit konusunda, diğer rivayetler arasında özellikle Zülkarneyn'i Hanok'la (İdris) özdeşleştiren Tevrat rivayetini tercihe şayan bulmaktadır. (s. 100-2) Kuşkusuz bu tercihin nedeni, gerek Tevrat geleneğinde gerekse İslâmî kaynaklarda, İdris'in gökyüzüne çıktığından söz edilmiş olmasıdır. Bunun yanında, kitabının muhtelif yerlerinde, kendi görüşünü destekleyecek nitelikteki rivayetlere, kime ait olduğuna ya da sıhhat açısından bir değer taşıyıp taşımadığına itibar etmeksizin, “İşte bu da bizim görüşümüzü destekliyor” kabilinden atıfta bulunması da gözden kaçmamaktadır. Sözgelimi, Zülkarneyn hakkında nakledilen rivayetler arasında, tefsirdeki isrâiliyyâtın ana kaynaklarından Ka‘bu'l-Ahbar'a atfedilen “Zülkarneyn atını Süreyya yıldızına bağlardı” (s. 49, 51) şeklindeki rivayet gibi, içinde gök ve uzay motifi bulunan rivayetleri diğerlerine öncelemekte; keza, Zülkarneyn'in karadeliğin yanındaki bir gezegende rastladığı kavmin maruz kaldığı azabı, karadeliğin onları yutması şeklinde yorumlarken, “her ne kadar delil olarak kabul etmeksek de” kaydının ardından yine isrâiliyyâtın en önemli kaynaklarından biri olan Vehb b. Münebbih'in görüşünü, -kendi ifadesiyle- tekrar etmeden geçememektedir. (s. 166)

d. “Sebeb”

Türe, eserindeki tüm kurguları üzerine inşa ettiği ‘sebeb' kelimesini, “Dedi: ‘Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranızda redm (kat kat engel) yapayım” şeklinde tercüme ettiği 95. ayet ekseninde şöyle açıklamaktadır:

Zülkarneyn'e verilen ‘sebep' (yani onun uzaklara gitmesine vasıta olan şey) Allah'ın Zülkarneyn'i içine yerleştirdiği şeydir' dememiz mümkün olabilir. İşte, Zülkarneyn kendisine verilen bu vasıtanın, o kavmin vereceği ücretten çok üstün olduğunu söylemektedir. Öyle ya, gökyüzünde dilediği yere gitmesine yarayan bir vasıtası olan kimse için, para nasıl değer ifade edebilir! (s. 214)

Türe, bu pasajda her ne kadar açıkça söylemese de, Zülkarneyn'e verilen sebebin Allah tarafından kendisine tahsis edilmiş bir uzay aracı olduğunu ima etmektedir. Nitekim, ayetteki mâ mekkennî fîhi (= bana imkan sağladığı şey) ibaresindeki ‘fî' harf-i cerrinin, ‘içine' manâsında anlaşılması ihtimalinden hareketle, (s. 213) ayetin, zımnen “Rabbimin beni kokpitine yerleştirdiği uzay aracı” anlamına gelebileceğine işaret etmektedir.

Öte yandan, “kendisini uzayın derinliklerine taşıyacak bir vasıtaya sahip olan biri için paranın ne önemi olabilir” şeklindeki tespitinde de ciddi bir kurgu hatası göze çarpmaktadır. Zira, Türe, şöyle veya böyle Zülkarneyn'e derdini anlatan (s. 204) ve ondan ücret karşılığı yardım talebinde bulunan bu toplumu, yeryüzünde değil uzayda yaşayan bir toplum olarak tasavvur etmekte ve “gezegenlerine, yakında bulunan bir gezegende yaşayan Ye'cûc ve Me'cûc tarafından saldırılmasından ötürü, belli bir ücret karşılığında Zülkarneyn'den onlarla aralarında gazdan bir kalkan yapmasını istemişlerdir” demektedir. Ancak ‘sebeb' kelimesiyle ilgili yukarıdaki pasaj, bir tür emek –ücret/para ilişkisinden söz etmesi hasebiyle, bu hadisenin sanki dünyada gerçekleştiğini ihsas etmektedir. Türe, ayrıca, “karşılaştığı bir kavmin Zülkarneyn'e haraç teklifinde bulunması”nı, onun insan oluşunun bir delili saymaktadır." (s. 59) Halbuki, söz konusu haraç/ücret teklifi, eğer Zülkarneyn'in insan olduğuna bir delil ise, bu mantığa göre, haraç teklifi yapanların da haydi haydi insan olmaları gerekir. Ancak Zülkarneyn bu toplumla uzayda bir yerde karşılaştığı için, bu ihtimal zorunlu olarak ortadan kalkmakta ve dolayısıyla iki ayrı ontolojik düzleme ait varlık arasındaki yardıma karşılık ücret ilişkisinin ne anlama geldiği sorusu da atlanmaktadır.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Türe'nin, uzaylılarla beşer Zülkarneyn arasında bahis konusu ettiği bu ücretin para mı yoksa altın, gümüş gibi mücevher cinsinden mi olduğu problemini halletmesi halinde, başta biz olmak üzere tüm okuyucuların ve hatta bütün dünyanın, o dönemin dünyalılarıyla uzaylıları arasında nasıl bir ekonomik ilişki modeli bulunduğunu öğrenmesi noktasında değeri kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan bir bilimsel hayır yapmış olacaktır.

Bu konuyla ilgili en önemli kurgu hatası ise, yukarıda alıntıladığımız pasajda, zımnen de olsa bir uzay aracı olarak nitelenen ‘sebeb'in sahibinin Zülkarneyn olduğu ve hatta içine Allah tarafından yerleştirildiği dile getirilmesine karşın, kitabın sonuç bölümünde daha başka bir ihtimalden söz edilmesidir. Şöyle ki, Türe, “Zülkarneyn'in bu vasıtayı nasıl elde ettiği meselesine gelince” (s. 260) diye başladığı değerlendirmesine, “Bu meyanda ‘sebeb' ona Allah tarafından verilen bir mucize gibi düşünülebilir...” (s. 260) sözüyle devam etmekte ve bu mucizeyi de şu mucizevî karşılaşma ile izah etmektedir: “Bu husus göz önüne alınacak olursa, Zülkarneyn'in kendisini göklere yükseltecek bir vasıta ile karşılaşmış olabileceği ihtimali akla gelmektedir.” (s. 261) Bu karşılaşmayı, Allah'ın, onun ‘sebeb'i elde etmesi için çeşitli vesileler yaratmasına bir işaret sayan Türe, yaratılan bu vesileyi de şöyle açıklamaktadır:

Yani, Zülkarneyn'in başka dünyalardan gelen canlılarla karşılaşmış ve onlara ait bir araç ile uzaya seyahat etmiş olabileceğini ihtimalden uzak görmüyoruz” (s. 261)

Şu halde, kendisinden yardım isteyen toplumun önerdiği paraya kendi uzay aracının daha değerli olduğu gerekçesiyle iltifat etmeyen Zülkarneyn, meğer kendisinin değil, başka dünyalardan gelen canlılara ait bir uzay aracıyla yolculuk yapmış; ancak her nedense bu aracı söz konusu topluma kendi malı gibi takdim etmiştir.

Burada son olarak şunu da ilave edelim ki, bütün bu tespitlerinin (!) ardından Türe, “Zülkarneyn'i belki de binlerce ışık yılı ötelere götüren bu ‘sebeb' nasıl bir şeydir” (s. 260) sorusunu, “Bu konuda yorum yapmak bugün için mümkün değildir” (s. 260) demek suretiyle geçiştirmektedir. Böylece ‘sebeb'i, lügatteki anlamıyla “iki tür ip” olarak askıda bırakmakta; ayrıca bu ipin, yüksekçe bir yerden uzatılan ip mi yoksa insanın beline bağladığı halka şeklinde bir ip mi olduğu problemini de tam olarak çözüme kavuşturmamaktadır. (s. 131)

e. Ayetlerin Tefsirindeki Zorunlu Atlamalar

Kitaptaki kurgusal hata ya da boşluklarından biri de “O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.” (Kehf, 18/87) İman edip de iyi davranan kimseye gelince; onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan ona kolay olanı söyleyeceğiz (Kehf, 18/88) mealindeki ayetlerin yorumunda ortaya çıkmaktadır.

Türe'nin bu iki ayete getirdiği yorum şöyledir:

Zülkarneyn'in uzaya seyahat ettiği ve Solar Apeks'te bir gezegene gittiği düşüncesi çerçevesinde ayete baktığımızda, onun orada yaşayan bu canlılara; “Güneşiniz ve gezegeniniz yakında bir karadeliğin içine girecek ve hepiniz acılar içinde öleceksiniz. Ben Allah'ın elçisiyim; eğer Allah'a inanırsanız ve bana güvenirseniz, benimle beraber gelin, kurtulun; Allah da size âhirette mükâfat verecektir. Yok inanmazsanız bu azabı çekersiniz; Allah da ahirette size azap edecek!” demiş olabileceği akla gelmektedir. Şayet böyle demişse, inananların kendisi ile birlikte gelmeleri halinde kurtulabileceklerini söyleyerek, onlara çok kolay bir kurtuluş yolu göstermiş demektir.” (s. 168)

Türe, Zülkarneyn'in uzaya gittiğine dair öne sürdüğü iddialarını temellendirirken, çoğu zaman kelimelerin lügat anlamlarına ve Kur'an'daki diğer kullanımlarına müracaat etmekte; ancak, her nedense bu iki ayette geçen “zulüm, azap, rabbine dönme, iman, amel ve mükafat” gibi terimlerin, Kuran'ın genel bütünlüğü içerisinde hangi bağlamlarda kullanıldığına tek kelimeyle bile değinmemektedir. Halbuki Kuran'ın öğretisel bütünlüğü göz önüne alındığında, “iman-salih amel-mükâfat” ve “zulüm-azap” gibi kavramların, uzaylı bir toplumun Zülkarneyn'in yukarıdan sarkıtılan veya bele bağlanıp kendisiyle yukarı tırmanılan ipsel uzay gemisine binip kurtulmasıyla ya da karadelikte yutulmasıyla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı aşikardır. Hâsılı, bütünüyle dinî içerik taşıyan bu kavramlar, uzay eksenli bir bilim-kurgusal yorum manzumesi içerisinde konuşlandırılmayınca atlanmış; dahası, “işi kitabına uydurma” noktasında epeyce mesai harcanmış olsa bile, ortaya konan yorum, -deyimsel anlamda- hiç de kitabına uymamıştır.

f. Cevabı aranan sorular:

Türe'nin deyişiyle Kur'an bir efsaneler kitabı değildir; bilakis “o, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinâtın özünü ve kâinât içindeki yerini kavramasını sağlamak gâyesini güden Allah kelamıdır.” Dolayısıyla bu kitapta hiçbir abes ifadenin bulunmaması gerekir. Zaten bu konuda hiç kimsenin en ufak itirazı da yoktur. O halde, Türe'nin şu sorulara cevap bulması gerekmektedir:

Hatırası Kuran'ın bir sayfayı aşkın bir bölümünü işgal eden bu zat, uzaya niçin yolculuk yapmıştır? Daha hilalin bile ne işe yaradığından habersiz olan[8] ve Hz. Peygamber de dahil olmak üzere tamamına yakını okuma-yazma bilmeyen bir topluma Allah'ın, Apeks'e yolculuk yapan bir şahsın hatırasını anlatmasının ardındaki hikmet-i ilâhî acaba nedir? Diğer bir deyişle, bugün bile insanoğlunun hayallerini süslemekten ve bilim-kurgu filmlerine konu olmaktan öte geçmeyen uzay seyahatlerini, insanlar için bir hidayet rehberi olan Kur'an'da Allah'ın, milâdî yedinci yüzyılın Arap yarımadasında iptidâî bir hayat süren insanlara bir anı olarak anlatmasını, [hâşâ] abesle iştigalden başka bir şeyle izah etmek mümkün müdür? Şayet mümkünse bunun izahı nedir?

Öte yandan, Zülkarneyn'e verilen ve kendisini uzayın derinliklerine taşıyan bu ‘sebep', sırf onun evrene yönelik tecessüslerini gidermek maksadıyla mı verilmiştir? Böyle bir olağanüstü imkan ya da imtiyaz, bilebildiğimiz kadarıyla hiçbir peygambere verilmemişken, daha tarihsel kimliği bile henüz belirlenememiş müphem bir şahsiyete, tabir caizse bir uzay aracı tahsis edip, uzaydaki galaksilere seyahat ettirilmiş olması, Kuran'ın bugünkü muhatapları açısından ne ifade etmektedir? Ayrıca, Zülkarneyn bu ‘sebeb'e hangi meziyetinden ötürü sahip olmuştur. Yoksa Allah, bütün bu imkanları bir şahsın kişisel merakını gidermek uğruna mı seferber etmiştir? Eğer böyleyse, çok merak ettiğimiz uzayın derinliklerini keşfetmeye yönelik isteğimizi giderme noktasında Allah'ın bize de böyle bir ‘sebeb' tahsis etmesi olası mıdır?

Alıntı: www.dinbilimleri.com/dergi/cilt1/sayi1/M_Ozturk_Zulkarneyn.htm

 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

İnternetin en çok kullanılan para kazanma yöntemi